bi' duvara ne kadar uzun süre boş bakılabilecekse, o duvara o kadar uzun süre bomboş baktım. ben baktıkça duvar anlam kazandı sanki, tamam, bi' kudüs'ün ağlama duvarı olmayabilirdi... ama o da bizim evin ağlama duvarıydı sonuçta.
ağlamak zaman kavramını kaybettiriyor insana. dakikalar saatlere dönüşüyor, saatler günlere, günler haftalara... ama ne kadar zaman geçerse geçsin bir türlü unutamıyorsun gözündeki yaşların çözülmesine sebep olan şeyleri. gecenin en karanlık saatlerinde, gömülüyorsun yastığına. dişlerini sıkıyorsun. evdekileri uyandırmamak için, dişlerini sıka sıka basıyorsun çığlıklarını yüzünü gömdüğün yastığa.
yanaklarından o son iki damla döküldüğünde; hiçbir şey yaşanmamış gibi siliyorsun boynuna süzülen yaşları. normal bir geceymiş gibi. saat dört buçuk değil de, on bire on kalaymış gibi. yalnızca yarım dakika önce ölmüş olmayı dilememiş biri gibi. gözlerini koridorun sonunda uzanan pencereye dikiyor ve güneşi doğuruyorsun bu kimsesiz şehrin üstüne.
bazıları yeryüzünde yaşanan acılardan habersiz rüyalarında sevdikleriyle beraberken. ve gözlerini sevdiklerine açarken. sen tek başınasın.
sen rüyanda bile göremezken onları, bazıları sabah olunca sevdiklerinin yanında uyanıyorlar.
sen rüya bile göremezken.
morarmış gözaltlarına, uyuşmuş bedenlere, sızlayan boğazlara ve sonsuz nefrete doğan sabahlar.
bu hayatta, en çok sevdiğin insan en çok nefret ettiğin insana dönüşebiliyor.
o noktada elinden hiçbir şey gelmiyor insanın. mücadele yok. intikam yok. savaş yok.
yalnızca ağlayabiliyorsun.
gözlerini bir duvara dikiyor ve daha kendi varlığını bile anlamlandıramazken, o duvara bir amaç kazandırmaya çalışıyorsun.
duvardan, yastığından ve koridorun sonunda sonsuzluğa uzanan pencereden başka hiçbir şeyin yok.
umrunda olmuyorsun kimsenin.
olamamış şeylere yakılan ağıtlar duyulmuyor.
kendi gözyaşının tuzunu yalnızca kendin tadabiliyorsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder