20 Mayıs 2019 Pazartesi

komik biraz

Eninde sonunda buraya geri döneceğimi hep biliyordum ama kendimle yüzleşmekten korktum sanırım. Aslında uzun zamandır korkuyorum bu yüzleşme olayından; sadece kendimle de değil. Her şeyle. Herkesle.

Bu süreçte yüzleşmekten korktuğum bütün gerçeklerin acısını başka şeylerle dindirmeye çalıştım hep. İnkar ettim bazen. Kaçtım. Çoğu zaman saklandım. Görmezden geldim. Görmezden gelindim. Bir yol seçmeye çalıştım. Makul bir yol. Ama tamamen kendim olursam işlerin istediğim gibi gitmeyeceğini düşündüm hep ve ölesiye korktum bundan, başka biri olmayı denedim. "Umursamaz" oldum bazen. "Rahat" oldum. "Duygusuz" oldum. Bazı şeyleri çok fazla istediğimi sandım, elde edince istemediğimi fark ettim. Elde edemeyince daha fazla istedim. Ben istedikçe imkansız hale geldiler, hatta bizzat ben tarafından getirildiler; bu isteğin yoğunluğundan korktuğum ilk dakikada başkalarının yanında buldum kendimi. Tanımadığım biriyle yattım ve ondan nefret ettim. Tanımadığım biriyle yatmama sebep oldukları için "onlardan" nefret ettim. Birinden beni bu kadar iyi tanıdığı için, diğerinden de onu tanımama asla izin vermediği için. Suçu hep onlara yükledim ama bir şeylerin değişmesi için hiçbir zaman çaba göstermedim. Kaçtım. Onlardan kaçarken de hep başkalarını aldım hayatıma, istemsizce sürekli yeniye tutunmaya çalıştım. Hep "değişime katlanamamaktan" yakınan biri olarak; her şeyi unutmak için, her şeyi dindirmek için hep yeni insanları kullanmaya çalışmam -onların bundan zerre haberi yokken- ve sonra onların hayatımda "unutulması" ve "dindirilmesi" gereken şeyler haline gelmesi... Bu yukarıda bir Tanrı varsa eğer, -bunu umduğuma inanamasam da umarım vardır- bu da onun bana "hasiktir" çekişi sanırım.

Herkesin ve her şeyin üstünde, tutunduğum iki insan ve bir ev vardı. Bunu düşünmesi bile o kadar yıpratıcı ki. Daha beş dakika önce her şeyi kabullenebilirim sanıyordum ama yok.


"there is a house built out of stone

stoned floors, walls and  red-lighted window sills

tables and chairs worn by all of the dust
this is was a place where i don't feel alone
this was a place where i felt at home"

Muhteşem günler geçirdim o evde. Çok mutluyduk demiyorum. Ama o zamanları o ev ve onlar olmasaydı nasıl atladırdım bilmiyorum. Hayatımda ilk defa bir yere ait hissettim kendimi. Aidiyet duygusunu hiç tatmamış olanlar için bu cümle hiçbir anlam ifade etmeyecektir büyük ihtimal. Aidiyet şey gibi, içinizde hissettiğiniz o boşluk hissinin yok olması gibi; o her şey doğru gibi gözükse de sizi emin olmaktan alıkoyan, yalnız hissettiren ama bir türlü ismini koyamadığınız o göğsünüzdeki ağırlıktan bahsediyorum, bir boşluk ne kadar ağır olabilirse o denli ağır. İşte o boşluğun bir ev tarafından, o evin içindeki iki insan sayesinde dolduğunu düşünün. Tıpkı sizin gibi hisseden, sizinle neredeyse aynı şeyleri yaşayan iki insan sayesinde.

Siz gün içinde ne yapıyor olursanız olun, o iki insana, o eve dönüyorsunuz. En mutlu hissettiğiniz anlarda da; bir pazar akşamı hiç hesapta yokken Beşiktaş'a gitmiş de olsanız, hiç gitmeyeceğinizi düşündüğünüz güzel manzaralı bir evden dönüyor da olsanız, nadiren yanınızda diğerleri için ileride neredeyse sizin kadar değerli olacak insanlarla birlikte de gelmiş olsanız ve gene nadiren okula gidip sinir seviyenizi korumuş da olsanız, çoğu zaman koruyamamış da olsanız, özellikle Beşiktaş'ta sayısız sinir krizi geçirip ağlamamak için o kapının eşiğine kadar kendinizi zor tutmuş da olsanız o iki insanın yanınızda olacağını biliyorsunuz. 

Klişe ama her şey bitiyor. Son bir senede emin olduğum tek şey bu galiba.
Ama ben bir şeylere nasıl başlayacağımı bilemediğim gibi, onları nasıl bitireceğimi hiç bilmiyorum.
Bunu kabullendiğimi düşünürdüm. Ama emin  olamıyorum artık. Bilmiyorum. Son bir yıldır hiçbir şey bilmiyor gibiyim. Sanki milyonlarca düşünce var kafamda.

Nerdeyim?
Nasılım?
Ne hissediyorum?
Ne yapmak istiyorum?
Ne yapmaya çalışıyorum?

Bütün soruların cevabını beynimin içinde bi' yerlerde hissedebiliyorum. Hepsi orada ama sanki benimle saklambaç oynuyorlarmış gibi. Ya da ben onlarla oynuyorum.
Kaçmaya çalışıyordum.
Kaçabileceğimi düşünüyor-dum.
Kaçamıyorum.

28 Mart 2018 Çarşamba

dün gece mutfakta otururken bizimkilere "bugüne kadar en yalnız hissettiğiniz an neydi?" diye sordum. (durup dururken biri soru sorar ve sırayla oyunu devam ettiririz.) kural değil ama genelde soruyu soran kişi kendi cevabını en son verirdi. onlar sırayla cevaplarken ben de bir yandan kendi cevabımı düşünüyordum. sorunun asıl cevabını hafızamda ne kadar diplere gömmeye çalışmışsam, epey başarılı olmuşum çünkü dün gece onlara birazdan yazacaklarımdan çok başka bir cevap verdim.

annemsiz geçirdiğimi net hatırlayabildiğim ilk gecemdi. biriyle uyumaya iyice alıştıktan sonra o olmadan uyuyamamanın geride bıraktığı acıyı ilk tadışımdı. o küçük odanın seneler sonra kaçmayı hevesle bekleyeceğim, bana huzur veren bir yer olacağını o zamanlar bilmiyordum. tavan, odanın solundaki sobadan uzanan boru, ananemin elleriyle işlediği tül perdenin ucundaki dantel, o ağır battaniye ve alıştığımdan çok daha sert olan yastığın ıslaklığı seneler sonra hala aynı.

altı yaşında bir çocuk annesiz kalmayı hak eder mi?

akreple yelkovanı ayırt edemeyecek kadar küçük, saatin kaç olduğunu bilmesem de epey geç olduğunu anlayacak kadar büyüktüm. aklımdan geçen tek cümle buydu o gece, o yaşta bir çocuk için çok büyük düşünürdüm. yalınayak odadan çıkışımı, kapının anahtarını olabildiğince yavaş çevirişimi ve kontrol ederek aldığım heyecanlı nefesleri; uzun, hevesle beklenen telefonların asla gelmeyişi kadar uzun merdivenleri hatırlıyorum. babamın en sevdiğim kazağının rengi gibi yeşil bir halı var üzerinde. o zamanlar bir merdivene halı koymanın ne kadar mantıksız olduğunu kendi kendime kanıtlamaya çalışır ve büyükbabamın o merdivenleri yaparken o küçük halkalardan geçirdiği uzun, ince demirlerle o halıyı sabitlemek için ne kadar uğraştığını hayal etmeye çalışırdım. o gece ne halı umrumdaydı ne de uzun demirler. başımı ayıcıklı pijamalarımın inceldiği dizlerime yaslayıp sessizce ağlamak dışında elimden hiçbir şey gelmiyordu. yalnızlık hissi tenime yabancıydı, seneler sonra bile hiçbir zaman anlamlandıramadığım, tanımlayamadığım, anlatamadığım o tuhaf hissiyatın minik kaburgalarımın arasında rüzgarlar estirip nefesime ilk kez doluşuydu belki de. 

altı yaşında bir çocuk annesinin ne zaman döneceğini bilmeyi kesinlikle hak ederdi.

o zamanlar adalet kavramının yozlaşmışlığından bi'haberdim. başlarına dünyanın en büyük felaketi diye nitelendirdikleri şeyler gelse dahi bunun için tanrılarına şükreden insanların varlığı beni o zamanlar rahatsız etmeye başlamıştı. tek başına nasıl uyuyakalınırdı bilmezdim. dünyanın en korkunç canavarları da gelse yan odada babanın olduğunu bilmenin verdiği güven altı yaşında bir çocuk için dünyalar kadar değerlidir. o gece yan odamda bana yabancı bir adam ve seneler sonra bir gün öleceği fikri aklıma her düşüşünde gözlerimin dolmasına sebep olan bir kadın vardı. sessiz olduğunu sandığım hıçkırıklarıma uyanmıştı o kadın o gece, başımı dizlerimden kaldırıp kocaman sarılmıştı bana ve ben uyuyana kadar yanımda yatmıştı o küçük koltukta. o geceden sonra elimi bir daha hiç bırakmadı.

ve ben dünyanın en şanslı çocuklarından biri oldum iki anneyle büyüyerek.


18 Şubat 2018 Pazar

bazı günler, bazı şeyler ve bazı insanlar

bazı günler canım yataktan çıkmayı gerçekten istiyor.

bu cümleyi yazalı on sekiz dakika kadar oldu ve devam ettirmek içimden gelmedi. daha doğrusu devam ettiremedim çünkü bu durumun hayatımda süre bazında bir azınlık haline gelmiş olduğunu fark edişim sandığım kadar kaldırılabilir olmadı. eskiden "bazı günler canım yataktan çıkmak istemiyor." derken, işleri bile isteye bu raddeye getirişimi de başkalarının omzuna yükleyebileceğimi sanmıyorum. çok uzun, itiraf etmek istemeyeceğim kadar uzun bir süredir hayatımda kötü olarak nitelendirdiğim ne kadar yaşanmışlık varsa hepsinin temelinde yatan hatalar bizzat kendim tarafından yapılmışken; ben bir gecemi bunları neden yaşadım diye hayıflanarak geçirip art arda yaktığım ikinci veya üçüncü sigaranın sonunda hayatımdaki sorunları büyüttüğüm için kendime kızdım ve hepsinin üstüne bir perde çekmeye çalıştım. bu süreçte hesaba katmadığım şey, her ne kadar sorunlarım kendi başlarına küçücük olsalar da bugüne kadar hiçbirini çözmek için girişimde bulunmayıp hepsini sineye çektiğim için, bin bir of da çeksem asla yıkılmayacak bir karşıki dağ olabilme ihtimalleriydi.

öyle bir dağ oldular ki bu dağ, şey, kıyıya baya paralel uzanıyor. coğrafya dersinde iyi olsaydım size bu dağın diğer özelliklerini falan anlatmaya kalkışabilirdim ama ingilizce'de "everything happens for a reason" diye geçen bir kalıp vardır, bizim deyişimizle "olduğu kadar olmadığı kader" gibi bir şey oluyor bu. aslında tam olmuyor ama somut olay açışısından bu çeviri çok daha doğru olur bizim için.

bazı şeyler canımı çok sıkmıyor.

canımı çok sıkmayan şeylerin başında lodoslu hava ve sabah uykusu var sanırım. bu listenin içeriği tamamen şuan istediğim şeylerden oluşuyor o yüzden devamını getiremiyorum şuan, aslında birkaç şey daha eklenebilir. şuanda ananemin evinin balkonunda lodoslu bir havada güneş yavaş yavaş doğarken uyuyakalabilmeyi çok isterdim. lodoslu havayı elde edebilsem bile bu iğrenç şehirde daha üç buçuk sene ve kuvvetle muhtemel bana acı veren şeylerden zevk alabilen bir gerizekalı olduğum için hayatımın sonuna kadar falan yaşayacağım bu sebeple bir daha lodoslu bir havada ananemin evinde en azından o hayattayken kalabilir miyim onu bile bilmiyorum. ananemi düşündüğüm an aklıma onun yakın zamanda ölebilecek olmasının çok yüksek bir ihtimale sahip olduğu geliyor ve kendimi tokatlamak istiyorum bunu düşündüğümde. bir yandan ölüme kendini hazırlamaya çalışan ruhsuz realist patates çuvalları gibi davranırken bir yandan da onun varlığının sonsuza kadar bir şekilde sürmesini arzulamam ve bunu sadece kendini kötü hissetmek istemediği için yapan bir bencil olmam umarım kişiliğimden ne kadar memnun olduğum hakkında aklınızda birtakım fikirler oluşturuyordur.

tahmin edebildiğiniz gibi canımı en çok sıkan şeyler listenin başını bizzat kendim çekiyorum. bu şey gibi bazılarınızın beni kimse üzemez tripleri gibi. hayatım aynen. bir insanın canını en çok kendisi acıtabilir zaten. sonuna kadar haklısın hatta bu tribin için. seni ayakta alkışlıyoruz. hep birlikte.

bazı insanların akıllarını bir dakikalığına da olsa okuyabilmeyi çok istiyorum.

gerçekten bazı şeylerin belirsizliğin zirvesini zorlayışı başta heyecan uyandırsa da şu hayatta belirsizlikten ve değişimden en çok nefret eden insanlardan biri olabilirim. ben mi bazı şeyleri çok fazla anlamlandırıyorum veya hiç dikkate almıyorum bilmiyorum ama insanların oynadığı veyahut oynamadığı bu akıl olaylarından ciddi anlamda çok sıkıldım. sanki gün geçtikçe çevremdeki bütün insan ilişkileri giderek karmaşık bir hal alıyor ve ben "artık insanlardan ne beklemem gerekiyor" sorusunun cevabını hiçbir şey olarak seneler önce bulmuş olsam da, en nihayetinde bir insan olduğum için kompleksli beklentiler içine girmekten alıkoyamıyorum kendimi. eskiden hayatımdaki önemli günleri çok önceden en ince ayrıntılarına kadar hayal ederdim ve asıl gün geldiğinde yaşadıklarım bunun kıyısına köşesine dokunsa da pek tabii beklentilerimi tam olarak karşılayamazdı ve bardağın dolu tarafını hep görmezden gelen biri olarak ben, hiçbir şekilde tatmin olmazdım yaşadıklarımdan. artık bütün hayatımı bu şekilde yaşamaya başladığımı fark ettim ve en kötüsü; artık kurduğum hayaller uyumama yardımcı bile olmuyor.

3 Haziran 2017 Cumartesi

looking out the door i see the rain fall upon the funeral mourners, 
parading in a wake of sad relations as their shoes fill up with water
and maybe i'm too young to keep good love from going wrong

Hep bahsettiğim o pencerenin önündeyim. Arkada Jeff Buckley çalıyor. Buraya oturduğumda zifiri karanlıktı, şuan aydınlık ve gökyüzü en tatlı mavilerinden birini giyinmiş. Saat beş yirmi iki, on dokuz olmama tam olarak 3 saat ve 20 gün kaldı. Doğum günlerim için beklentiye girmemeyi iki sene önce babam doğum günümü kutlamayı unuttuğunda öğrendim ama bu sene çok başka bir sıkıntı var içimde. Önceleri yeni yaşları hep iple çekerdim, on sekiz olmayı da herkes gibi çok heves etmiştim mesela ama on dokuzu idrak edemiyorum pek. Bunu okurken saçma gelecek belki ama on dokuz yıldır bir şekilde nefes alıyor gibi değil de, dünyaya daha dün gelmişim gibi hissediyorum çoğu zaman. İz bırakmakla da alakalı bu biraz. On dokuz yıl geçmiş evet ama elle tutulur bir şey yok ortada. Benim söylemem, yazmam, çizmem gerekenleri seneler önce zaten başkaları benim yerime söylemiş, yazmış ve çizmiş gibi geliyor. Ben doğmadan bir yıl önce ölmüş olan bir adamın sesinin bana böyle dokunmasını, ben doğmadan yirmi yıl önce sabahları gözüme ilişen hüzmelerin verdiği ağırlığa kadar beni benden daha güzel anlatmış bir kadının varlığını başka türlü açıklayabilir miyim bilmiyorum çünkü.

19 yılın sonunda; bitirdiğimizi sandığımız şeylerin aslında hiçbir zaman bitmediğini, bizi bitiren şeylerinse bizi bitirdiklerinin hiçbir zaman farkında olmadıklarını, düştüğümüz ve hatta dibi gördüğümüz zamanlarda dahi ısrarla iyi olduğumuzu birilerine kabullendirmeye çalışışımızın anlamsızlığının birini kaybedişimizi çok sonra farkedişlerimizle doğru orantıda ilerlediğini,kendimize defalarca neyi nerde yanlış yaptığımızı sorduğumuz her uykusuz gecede, hiçbir şeyi yanlış yapmadığımızı kimsenin bize hatırlatmıyor oluşunun tattırdığı acıyı gözyaşlarıyla ölçemeyeceğimizi, sanılandan çok daha fazla kadının gecenin üç buçuğunda kolunu balkonun soğuk demirine yaslayarak son sigarasında nefes almaya çalıştığını, bazı şehirlerin lodoslu havalarının yerini başka hiçbir şeyin tutamayacağını, yapmaktan en çok korktuğumuz şeyleri dahi iki dakika sonra ölebileceğimizi hatırladığımız an hiç düşünmeden yapabileceğimizi, herhangi bir hastanenin acil servisine girdiğimiz anda aslında sahip olduklarımızın değerini hiç bilemediğimizi fark edebileceğimizi ve her şey çok daha güzel olacak dileklerinin alelade birinden de geliyor olsa bizi ayakta tuttuğunu öğrendim.  

Bütün bunları öğrendim öğrenmesine ama her seferinde aynı hatalara düşüp kendimi dipte bulmaktan alıkoyamıyorum çoğu zaman. Boşu boşuna yaşıyormuşum gibi ve bunun verdiği ağırlık çok başka sahiden. Tamam ben burdayım, ama ben burda olmasam da o güneş doğucak, sokak lambaları 05.46'da sönecek, altı kırk beşte vapur ilk kadıköy-beşiktaş seferini yapacak, saat sekiz olduğunda istanbul'da gene de başlayacak o trafik, annem uyanıp ilk sigarasını kahvesiyle içtikten sonra on ikiye kadar başka bir şey yemeyecek, lisedeki en sevdiğim öğretmenim her sabah yaptığı gibi gazetesini iki şekerli çayıyla okuyacak; tanıdığım herkes, tanıdığım her şey hayatına ben varmışım veya yokmuşum gibi devam edebilecek. Bunların farkına her vardığımda, insanların günün herhangi bir vaktinde, alelade bir zamanda gökyüzüne bakıp kendilerinden bir parçaya benzetmeye çalıştıkları bir bulut olmayı diliyorum. İnsanların hayatında şuanda olduğum gibi var olmaktansa, altı yaşında aldıkları japon balıklarına, en sevdikleri çizgifilmdeki karakterlerden birine veya aşık oldukları insanın baş harfine benzetmeye çalıştıkları bir bulut olmayı ve onları günün o alelade zamanında beş saniyeliğine dahi olsa mutlu edebilmeyi isterdim. 

Bu sene pastamı üflerken böyle tam zamanlı bir bulut olmayı dileyeceğim içimden.

7 Temmuz 2016 Perşembe

Ilık bir temmuz akşamı,

https://www.youtube.com/watch?v=Trc_5pOz6Gs


Vazgeçemeyişlerin en güzel kıyılarından birindeyim, benden başka kimsenin bilmediği bi' kumsalda uzanıyorum. Öğretilmiş değil, kabullenilmiş bir çaresizlik benimki. Zira hep mutlu olacağım söylenilmişti bana. Vedalarım hep "her şey gönlünce olsun"larlaydı. Kimse bilmedi ama gönlümden geçenleri. Öğrenmek isteyenlere de ben izin vermedim. "Nasılsın?" sorusuna verilen yalandan cevaplarla, alelade yerlerde sırf ağlamamak için tavana doğrultulan bakışlarla, inadına inkarla dolu bir hayat ve çıkmaya çalışırken labirentin içinde daha da kaybolan ben... Geçirdiğim dört sene ve onun bıraktığı hayal kırıklıkları.

Gerçekten. Bir kırılış ancak bu kadar afili olabilirdi.

Boşunaymış ama en yanlış insanların gidişlerine ağlamalarım, bir gün belki dönerler de beni severler diye. Geceler boyu kurduğum hayalleri sabah etmelerim kendime, ağlamak için annemin uyumasını beklemelerim, gözyaşlarımla ıslanan yastığı tersine çevirmelerim, her şey elbet bir gün yoluna girer umutlarım... Hepsi boşunaymış.

Çok bir şey istememiştim oysa bu hayattan. Yalnızca geceleri yıldızları izleyebileceğim bir pencere ve benim için yıldızları sayacak biri. Belki yıldızlardan birine benim adımı da verirdi. Ve o masalların sonundaki mutlu sonu yaşardık beraber. Soğuk dalgalar çarparken ayaklarıma, omzumu örten sert rüzgarlar yerine onun elleri olurdu.

Olmadı.

Çünkü ben en büyük yanlışı, yolun ta en başında yaptım; verdiğim değeri bana asla geri vermeyecek birilerini severek. Onları baş tacı ederek, dertlerini dert edinip onlardan çok üzülerek, onların da her zaman benim yanımda olacağına güvenerek... Güvenmemeliydim ama. Gecenin üçünde yoktan yere ağlamalarım birilerinin umrunda olur sanmıştım.

Olmadı.

Ve geriye, hep şuramda duran ve geçmek bilmeyen yumruyla tek başıma ben kaldım. O yumruyu bilirsiniz. Hani, bazı geceler böyle insanın kalbinde bir sızı olur ya; canınız hiçbir şey yapmak istemez, hep çok kötü şeyler olacakmış gibi gelir, anlatmak istersiniz anlatamazsınız, susmak istersiniz susamazsınız; yutkunmak acı gelir, bir yumru hep takılı kalır sol yanınıza. Ama geçer derler ve geçer; birileri, o birileri gelir ve o yumru ortadan kaybolur ya eninde sonunda.

Benimki tam üç senedir geçmiyor. Hep orada. Benimle birlikte. Varoluşumun dayanılmaz hafifliğine, bir tutam çaresizlik katıyor. Beni o getiriyor bu kimsesiz kumsallara. Denizin soğuk rüzgarları oynarken saçlarımla, dinlediğim her şarkıda biraz o var. Biraz da başka biri. Çaresizliğimden kurtulmak için bir sigara yakıyorum şimdi. Ortadan bilmemkaça ayrılan benliğimin parçalarını, bu sigaranın külleriyle birleştirebilirim belki. Vanilyalı. O birinin en sevdiğinden. Tıpkı onun yaptığı gibi, yavaş yavaş, acele etmeden dolduruyorum acı vanilya tadını ciğerlerime. Onunla doldurmaya çalışıyorum varoluşumun dayanılmaz çaresizliğini. Belki biraz daha dayanılabilir hale getirebilirim. Belki bir gün ben de gülümseyebilirim onun gibi, ardımda bıraktıklarım aklıma gelmeden.

Belki bir gün kendime tahammül edebilir hale gelirim.
Belki bir gün ben de mutlu olurum.
Belki ben de büyürüm bir gün.
Vazgeçerim.
Kendimden,
Veya başka birilerinden.

2 Haziran 2016 Perşembe

niye kesmediniz uyurken bileklerimi?


– ne kaldı bana senden –demiştin,
çürüyen güllerin anısı sadece.

.  

"Ben bunları yaşamayı hak etmedim" diyerek duvar yumruklamaların, aynanın karşısına çöküp ağlamaların, gözlerinin kıpkırmızı oluşu, ertesi gün okuldaki herkesin "sana noldu hiç uyumadın mı?" demeleri ama o birilerinin hiç umurunda olmayışın. Vazgeçemezdin ama dimi, öylece bırakıp devam edemezdin, elbet bir gün mutlu olacaktın sen de hani, onunla olmasa da "güzel günler elbet bir gün gelecekti." 


 spoiler: gelmedi

Neredeyse dört sene boyunca hiçliğin tam ortasında dolanıp durmak, kaybolmak ve bulunmayı beklemek, koridorun sonundaki pencereden güneşin bu acımasız şehre doğmasını izlemek; umutla, duyduğun sonsuz sevginin hiçbir zaman karşılık bulamayacağını bilerek.

Geceler boyu hayalini kurarak uyuyakaldığın düşlerin hiçbirinin gerçekleşmeyeceğini, aksine işlerin hep senin istediğinin tersine gideceğini birileri rüyalarına girip fısıldasaydı keşke. Şarkılara bu kadar fazla bağlanmaman gerektiğini, onların güvenilmez olduğunu ve seni bırakıp gidebileceklerini biri sana öğretseydi. Veya vazgeçmeyi, "eyvallah, benden bu kadar" diyebilmeyi, sineye çekebilmeyi, pişman ettirecek şeyler yapmamayı, aklından geçenleri anında söyleyebilmeyi, hep o takındığın "ben güçlü biriyim" -çünkü seni kimse üzemezdi  ya hani- havalarını bir kenara bırakıp insanlara asıl olduğun kişiyi gösterebilmeyi, olanı oldurup, olmayanla vedalaşıp hayatına devam edebilmeyi.

Kapalı bir kutu gibi davranıp küçük bir gülümsemeyi insanlardan esirgemek yerine, kalbini açtığın kişileri daha dikkatli seçmen gerektiğini kimse söylememişti sana. Güvendiğin herkesin eninde sonunda bir gün seni hayal kırıklığına uğratacağını bilmen gerektiğini, canın ne kadar yanarsa yansın bazılarını köpek gibi sevmeye devam edeceğini; seni üzeceklerini bile bile hep onların yakınında olmak isteyeceğini de.

Çünkü bu bilmemkaç numaralı kuralıymış insanlığın: Bazı insanlar senin kalbini istediği yerden istediği kadar kırsınlarmış; kendi yerlerine dokunamaz ve onlara duyduğun sevgiden hiçbir sikim eksiltemezler-miş.

Dünya bir masal olsaydı tam bu noktada biterdi. Lakin, "merhametini esirgemek" dünyanın en sevdiği şeydir. Ve bu yüzden, masal kaldığı yerden devam eder ve hiç bitmez: dünyanın her yerinde, birilerini sevmeye mahkum bırakılan insanlar günden güne eksilirler. Geriye onlardan sadece kendilerine duydukları nefret kalana dek.








ah! niye kesmediniz
uyurken bileklerimi?

6 Aralık 2015 Pazar

bi' duvara ne kadar uzun süre boş bakılabilecekse, o duvara o kadar uzun süre bomboş baktım. ben baktıkça duvar anlam kazandı sanki, tamam, bi' kudüs'ün ağlama duvarı olmayabilirdi... ama o da bizim evin ağlama duvarıydı sonuçta.

ağlamak zaman kavramını kaybettiriyor insana. dakikalar saatlere dönüşüyor, saatler günlere, günler haftalara... ama ne kadar zaman geçerse geçsin bir türlü unutamıyorsun gözündeki yaşların çözülmesine sebep olan şeyleri. gecenin en karanlık saatlerinde, gömülüyorsun yastığına. dişlerini sıkıyorsun. evdekileri uyandırmamak için, dişlerini sıka sıka basıyorsun çığlıklarını yüzünü gömdüğün yastığa.

yanaklarından o son iki damla döküldüğünde; hiçbir şey yaşanmamış gibi siliyorsun boynuna süzülen yaşları. normal bir geceymiş gibi. saat dört buçuk değil de, on bire on kalaymış gibi. yalnızca yarım dakika önce ölmüş olmayı dilememiş biri gibi. gözlerini koridorun sonunda uzanan pencereye dikiyor ve güneşi doğuruyorsun bu kimsesiz şehrin üstüne.

bazıları yeryüzünde yaşanan acılardan habersiz rüyalarında sevdikleriyle beraberken. ve gözlerini sevdiklerine açarken. sen tek başınasın.

sen rüyanda bile göremezken onları, bazıları sabah olunca sevdiklerinin yanında uyanıyorlar.
sen rüya bile göremezken.

morarmış gözaltlarına, uyuşmuş bedenlere, sızlayan boğazlara ve sonsuz nefrete doğan sabahlar.

bu hayatta, en çok sevdiğin insan en çok nefret ettiğin insana dönüşebiliyor.

o noktada elinden hiçbir şey gelmiyor insanın. mücadele yok. intikam yok. savaş yok.

yalnızca ağlayabiliyorsun.
gözlerini bir duvara dikiyor ve daha kendi varlığını bile anlamlandıramazken, o duvara bir amaç kazandırmaya çalışıyorsun.

duvardan, yastığından ve koridorun sonunda sonsuzluğa uzanan pencereden başka hiçbir şeyin yok.

umrunda olmuyorsun kimsenin.
olamamış şeylere yakılan ağıtlar duyulmuyor.
kendi gözyaşının tuzunu yalnızca kendin tadabiliyorsun.