3 Haziran 2017 Cumartesi

looking out the door i see the rain fall upon the funeral mourners, 
parading in a wake of sad relations as their shoes fill up with water
and maybe i'm too young to keep good love from going wrong

Hep bahsettiğim o pencerenin önündeyim. Arkada Jeff Buckley çalıyor. Buraya oturduğumda zifiri karanlıktı, şuan aydınlık ve gökyüzü en tatlı mavilerinden birini giyinmiş. Saat beş yirmi iki, on dokuz olmama tam olarak 3 saat ve 20 gün kaldı. Doğum günlerim için beklentiye girmemeyi iki sene önce babam doğum günümü kutlamayı unuttuğunda öğrendim ama bu sene çok başka bir sıkıntı var içimde. Önceleri yeni yaşları hep iple çekerdim, on sekiz olmayı da herkes gibi çok heves etmiştim mesela ama on dokuzu idrak edemiyorum pek. Bunu okurken saçma gelecek belki ama on dokuz yıldır bir şekilde nefes alıyor gibi değil de, dünyaya daha dün gelmişim gibi hissediyorum çoğu zaman. İz bırakmakla da alakalı bu biraz. On dokuz yıl geçmiş evet ama elle tutulur bir şey yok ortada. Benim söylemem, yazmam, çizmem gerekenleri seneler önce zaten başkaları benim yerime söylemiş, yazmış ve çizmiş gibi geliyor. Ben doğmadan bir yıl önce ölmüş olan bir adamın sesinin bana böyle dokunmasını, ben doğmadan yirmi yıl önce sabahları gözüme ilişen hüzmelerin verdiği ağırlığa kadar beni benden daha güzel anlatmış bir kadının varlığını başka türlü açıklayabilir miyim bilmiyorum çünkü.

19 yılın sonunda; bitirdiğimizi sandığımız şeylerin aslında hiçbir zaman bitmediğini, bizi bitiren şeylerinse bizi bitirdiklerinin hiçbir zaman farkında olmadıklarını, düştüğümüz ve hatta dibi gördüğümüz zamanlarda dahi ısrarla iyi olduğumuzu birilerine kabullendirmeye çalışışımızın anlamsızlığının birini kaybedişimizi çok sonra farkedişlerimizle doğru orantıda ilerlediğini,kendimize defalarca neyi nerde yanlış yaptığımızı sorduğumuz her uykusuz gecede, hiçbir şeyi yanlış yapmadığımızı kimsenin bize hatırlatmıyor oluşunun tattırdığı acıyı gözyaşlarıyla ölçemeyeceğimizi, sanılandan çok daha fazla kadının gecenin üç buçuğunda kolunu balkonun soğuk demirine yaslayarak son sigarasında nefes almaya çalıştığını, bazı şehirlerin lodoslu havalarının yerini başka hiçbir şeyin tutamayacağını, yapmaktan en çok korktuğumuz şeyleri dahi iki dakika sonra ölebileceğimizi hatırladığımız an hiç düşünmeden yapabileceğimizi, herhangi bir hastanenin acil servisine girdiğimiz anda aslında sahip olduklarımızın değerini hiç bilemediğimizi fark edebileceğimizi ve her şey çok daha güzel olacak dileklerinin alelade birinden de geliyor olsa bizi ayakta tuttuğunu öğrendim.  

Bütün bunları öğrendim öğrenmesine ama her seferinde aynı hatalara düşüp kendimi dipte bulmaktan alıkoyamıyorum çoğu zaman. Boşu boşuna yaşıyormuşum gibi ve bunun verdiği ağırlık çok başka sahiden. Tamam ben burdayım, ama ben burda olmasam da o güneş doğucak, sokak lambaları 05.46'da sönecek, altı kırk beşte vapur ilk kadıköy-beşiktaş seferini yapacak, saat sekiz olduğunda istanbul'da gene de başlayacak o trafik, annem uyanıp ilk sigarasını kahvesiyle içtikten sonra on ikiye kadar başka bir şey yemeyecek, lisedeki en sevdiğim öğretmenim her sabah yaptığı gibi gazetesini iki şekerli çayıyla okuyacak; tanıdığım herkes, tanıdığım her şey hayatına ben varmışım veya yokmuşum gibi devam edebilecek. Bunların farkına her vardığımda, insanların günün herhangi bir vaktinde, alelade bir zamanda gökyüzüne bakıp kendilerinden bir parçaya benzetmeye çalıştıkları bir bulut olmayı diliyorum. İnsanların hayatında şuanda olduğum gibi var olmaktansa, altı yaşında aldıkları japon balıklarına, en sevdikleri çizgifilmdeki karakterlerden birine veya aşık oldukları insanın baş harfine benzetmeye çalıştıkları bir bulut olmayı ve onları günün o alelade zamanında beş saniyeliğine dahi olsa mutlu edebilmeyi isterdim. 

Bu sene pastamı üflerken böyle tam zamanlı bir bulut olmayı dileyeceğim içimden.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder