28 Mart 2018 Çarşamba

dün gece mutfakta otururken bizimkilere "bugüne kadar en yalnız hissettiğiniz an neydi?" diye sordum. (durup dururken biri soru sorar ve sırayla oyunu devam ettiririz.) kural değil ama genelde soruyu soran kişi kendi cevabını en son verirdi. onlar sırayla cevaplarken ben de bir yandan kendi cevabımı düşünüyordum. sorunun asıl cevabını hafızamda ne kadar diplere gömmeye çalışmışsam, epey başarılı olmuşum çünkü dün gece onlara birazdan yazacaklarımdan çok başka bir cevap verdim.

annemsiz geçirdiğimi net hatırlayabildiğim ilk gecemdi. biriyle uyumaya iyice alıştıktan sonra o olmadan uyuyamamanın geride bıraktığı acıyı ilk tadışımdı. o küçük odanın seneler sonra kaçmayı hevesle bekleyeceğim, bana huzur veren bir yer olacağını o zamanlar bilmiyordum. tavan, odanın solundaki sobadan uzanan boru, ananemin elleriyle işlediği tül perdenin ucundaki dantel, o ağır battaniye ve alıştığımdan çok daha sert olan yastığın ıslaklığı seneler sonra hala aynı.

altı yaşında bir çocuk annesiz kalmayı hak eder mi?

akreple yelkovanı ayırt edemeyecek kadar küçük, saatin kaç olduğunu bilmesem de epey geç olduğunu anlayacak kadar büyüktüm. aklımdan geçen tek cümle buydu o gece, o yaşta bir çocuk için çok büyük düşünürdüm. yalınayak odadan çıkışımı, kapının anahtarını olabildiğince yavaş çevirişimi ve kontrol ederek aldığım heyecanlı nefesleri; uzun, hevesle beklenen telefonların asla gelmeyişi kadar uzun merdivenleri hatırlıyorum. babamın en sevdiğim kazağının rengi gibi yeşil bir halı var üzerinde. o zamanlar bir merdivene halı koymanın ne kadar mantıksız olduğunu kendi kendime kanıtlamaya çalışır ve büyükbabamın o merdivenleri yaparken o küçük halkalardan geçirdiği uzun, ince demirlerle o halıyı sabitlemek için ne kadar uğraştığını hayal etmeye çalışırdım. o gece ne halı umrumdaydı ne de uzun demirler. başımı ayıcıklı pijamalarımın inceldiği dizlerime yaslayıp sessizce ağlamak dışında elimden hiçbir şey gelmiyordu. yalnızlık hissi tenime yabancıydı, seneler sonra bile hiçbir zaman anlamlandıramadığım, tanımlayamadığım, anlatamadığım o tuhaf hissiyatın minik kaburgalarımın arasında rüzgarlar estirip nefesime ilk kez doluşuydu belki de. 

altı yaşında bir çocuk annesinin ne zaman döneceğini bilmeyi kesinlikle hak ederdi.

o zamanlar adalet kavramının yozlaşmışlığından bi'haberdim. başlarına dünyanın en büyük felaketi diye nitelendirdikleri şeyler gelse dahi bunun için tanrılarına şükreden insanların varlığı beni o zamanlar rahatsız etmeye başlamıştı. tek başına nasıl uyuyakalınırdı bilmezdim. dünyanın en korkunç canavarları da gelse yan odada babanın olduğunu bilmenin verdiği güven altı yaşında bir çocuk için dünyalar kadar değerlidir. o gece yan odamda bana yabancı bir adam ve seneler sonra bir gün öleceği fikri aklıma her düşüşünde gözlerimin dolmasına sebep olan bir kadın vardı. sessiz olduğunu sandığım hıçkırıklarıma uyanmıştı o kadın o gece, başımı dizlerimden kaldırıp kocaman sarılmıştı bana ve ben uyuyana kadar yanımda yatmıştı o küçük koltukta. o geceden sonra elimi bir daha hiç bırakmadı.

ve ben dünyanın en şanslı çocuklarından biri oldum iki anneyle büyüyerek.


18 Şubat 2018 Pazar

bazı günler, bazı şeyler ve bazı insanlar

bazı günler canım yataktan çıkmayı gerçekten istiyor.

bu cümleyi yazalı on sekiz dakika kadar oldu ve devam ettirmek içimden gelmedi. daha doğrusu devam ettiremedim çünkü bu durumun hayatımda süre bazında bir azınlık haline gelmiş olduğunu fark edişim sandığım kadar kaldırılabilir olmadı. eskiden "bazı günler canım yataktan çıkmak istemiyor." derken, işleri bile isteye bu raddeye getirişimi de başkalarının omzuna yükleyebileceğimi sanmıyorum. çok uzun, itiraf etmek istemeyeceğim kadar uzun bir süredir hayatımda kötü olarak nitelendirdiğim ne kadar yaşanmışlık varsa hepsinin temelinde yatan hatalar bizzat kendim tarafından yapılmışken; ben bir gecemi bunları neden yaşadım diye hayıflanarak geçirip art arda yaktığım ikinci veya üçüncü sigaranın sonunda hayatımdaki sorunları büyüttüğüm için kendime kızdım ve hepsinin üstüne bir perde çekmeye çalıştım. bu süreçte hesaba katmadığım şey, her ne kadar sorunlarım kendi başlarına küçücük olsalar da bugüne kadar hiçbirini çözmek için girişimde bulunmayıp hepsini sineye çektiğim için, bin bir of da çeksem asla yıkılmayacak bir karşıki dağ olabilme ihtimalleriydi.

öyle bir dağ oldular ki bu dağ, şey, kıyıya baya paralel uzanıyor. coğrafya dersinde iyi olsaydım size bu dağın diğer özelliklerini falan anlatmaya kalkışabilirdim ama ingilizce'de "everything happens for a reason" diye geçen bir kalıp vardır, bizim deyişimizle "olduğu kadar olmadığı kader" gibi bir şey oluyor bu. aslında tam olmuyor ama somut olay açışısından bu çeviri çok daha doğru olur bizim için.

bazı şeyler canımı çok sıkmıyor.

canımı çok sıkmayan şeylerin başında lodoslu hava ve sabah uykusu var sanırım. bu listenin içeriği tamamen şuan istediğim şeylerden oluşuyor o yüzden devamını getiremiyorum şuan, aslında birkaç şey daha eklenebilir. şuanda ananemin evinin balkonunda lodoslu bir havada güneş yavaş yavaş doğarken uyuyakalabilmeyi çok isterdim. lodoslu havayı elde edebilsem bile bu iğrenç şehirde daha üç buçuk sene ve kuvvetle muhtemel bana acı veren şeylerden zevk alabilen bir gerizekalı olduğum için hayatımın sonuna kadar falan yaşayacağım bu sebeple bir daha lodoslu bir havada ananemin evinde en azından o hayattayken kalabilir miyim onu bile bilmiyorum. ananemi düşündüğüm an aklıma onun yakın zamanda ölebilecek olmasının çok yüksek bir ihtimale sahip olduğu geliyor ve kendimi tokatlamak istiyorum bunu düşündüğümde. bir yandan ölüme kendini hazırlamaya çalışan ruhsuz realist patates çuvalları gibi davranırken bir yandan da onun varlığının sonsuza kadar bir şekilde sürmesini arzulamam ve bunu sadece kendini kötü hissetmek istemediği için yapan bir bencil olmam umarım kişiliğimden ne kadar memnun olduğum hakkında aklınızda birtakım fikirler oluşturuyordur.

tahmin edebildiğiniz gibi canımı en çok sıkan şeyler listenin başını bizzat kendim çekiyorum. bu şey gibi bazılarınızın beni kimse üzemez tripleri gibi. hayatım aynen. bir insanın canını en çok kendisi acıtabilir zaten. sonuna kadar haklısın hatta bu tribin için. seni ayakta alkışlıyoruz. hep birlikte.

bazı insanların akıllarını bir dakikalığına da olsa okuyabilmeyi çok istiyorum.

gerçekten bazı şeylerin belirsizliğin zirvesini zorlayışı başta heyecan uyandırsa da şu hayatta belirsizlikten ve değişimden en çok nefret eden insanlardan biri olabilirim. ben mi bazı şeyleri çok fazla anlamlandırıyorum veya hiç dikkate almıyorum bilmiyorum ama insanların oynadığı veyahut oynamadığı bu akıl olaylarından ciddi anlamda çok sıkıldım. sanki gün geçtikçe çevremdeki bütün insan ilişkileri giderek karmaşık bir hal alıyor ve ben "artık insanlardan ne beklemem gerekiyor" sorusunun cevabını hiçbir şey olarak seneler önce bulmuş olsam da, en nihayetinde bir insan olduğum için kompleksli beklentiler içine girmekten alıkoyamıyorum kendimi. eskiden hayatımdaki önemli günleri çok önceden en ince ayrıntılarına kadar hayal ederdim ve asıl gün geldiğinde yaşadıklarım bunun kıyısına köşesine dokunsa da pek tabii beklentilerimi tam olarak karşılayamazdı ve bardağın dolu tarafını hep görmezden gelen biri olarak ben, hiçbir şekilde tatmin olmazdım yaşadıklarımdan. artık bütün hayatımı bu şekilde yaşamaya başladığımı fark ettim ve en kötüsü; artık kurduğum hayaller uyumama yardımcı bile olmuyor.